Kafası Basmayanların Şimdi Daha da Basmayacak: Matematik Bir İcat mıdır, Yoksa Zaten Var Olanın Bir Keşfi midir?

Esasen matematik, henüz çocuk yaşlarda öğrendiğimiz dört işlemle sınırlı değildir. Binlerce yıl öncesinden bugüne dek, matematikle ilgili çok sayıda fikir ve teori ortaya atılmıştır. Özellikle bazı teoriler, matematiğin yalnızca sayılardan ibaret olmadığını açık bir şekilde gösterir.

Bu içeriğimizde, matematiğin hiç ummadığımız yerlerde bile var olduğuna dair örnekler verecek ve bu bilimin, nasıl ortaya çıktığına dair görüşleri değerlendirip kararı size bırakacağız.

Aslında matematiğin hikâyesi, insanlık kadar eskidir.

Matematik, medeniyetlerin ortaya çıktığı ve mesleklerin çeşitlendiği MÖ 600 yıllarında insanların vergilerini hesaplamak ve parselleri ölçmek için kullanılırdı. 100 yıl sonrasında ise sayıları temsil eden Romen rakamları gelişmeye başladı.

Bilim insanları da binlerce yıl önce toplama ve çıkarma gibi temel matematiksel işlemlerin Mısır, Hindistan ve Mezopotamya gibi farklı yerlerde ortaya çıkmış olabileceğine inanmakta. İleri matematiğin tarihi ise matematikçi Pisagor’un, ünlü denklemini ortaya attığı 2500 yıl öncesi Yunanistan’ına kadar uzanır.

Örneğin bu denklem şimdilerde Pisagor teoremi olarak bildiğimiz, dik açılı bir üçgenin kenarlarıyla ilişkilidir. Pisagor, bu teoremi ortaya attıktan sonra birçok matematikçi, matematik anlayışlarını geliştirmeye çalıştı fakat bu sorunun tek gerçek cevabını hiç kimse bulamadı. 

Aslında bazı matematiksel fikirler o kadar temeldir ki, bu düşünce ve teorilerin bugüne dek keşfedilmemesi mümkün değildir.

Matematik, bilimin âdeta bir dilidir ve yapıları doğadan gelir. Evren yarın bir gün yok olsa bile matematiksel gerçekler var olmaya devam edecektir. Onu keşfetmek, işleyişini anlamak ve geliştirmek ise biz insanlara bağlıdır.

Birçok matematikçi de bu görüşü destekler. Bu matematiksel fikirler, bir keşiften ziyade hakikatin keşfi olarak düşünülebilir. Örneğin en büyük asal sayı yoktur ve pi sayısı, ondalık sayılarla ifade edildiğinde sonsuza dek devam eder.

Matematik, birçok evrensel sorunun cevabını verebilir ve doğada da kendine yer bulabilir. Matematiğin doğada bulunabileceğine en açık örneklerden birisi altın orandır.

Altın oran, evrenin içindeki en öngörülebilir kalıpları ifade eder. Kasırga biçimleri, atomlar, galaksinin boyutları, insan yüzü ve vücuduna kadar her şeyi içine alabilir. Bu oran, (a) ve (b) kısımlarının oranının, (a+b)’nin büyük kısma (a) bölünmesine eşit olmasıdır.

Altın oran yaklaşık 1,618 değerindedir, aynı zamanda ilahi oran olarak da bilinir. Ayrıca İtalyan matematikçi Leonardo Fibonacci’nin adını taşıyan, Fibonacci dizisinden türetilmiştir.

Dizideki her sayı, 0,1,1,2,3,5,8,13,21,34,55… biçiminde kendisinden önce gelen iki sayının toplamını verir. Fibonacci dizisi uzun yıllar boyunca çok sayıda bilim insanının, matematikçinin ve sanatçının ilgisini çekmiştir.

Fibonacci dizisi; hayvanlar, primatlar, bitkiler ve deniz kabukları gibi hiç tahmin etmeyeceğimiz yerlerde bile vardır.

Örneğin çiçeklerin yaprakları da bu diziyi takip eder. Eğer dikkat ederseniz bir çiçeğin yaprakları 3,5,8,13,21,34 ya da 55’tir. Zambaklar 3, hindiba ve papatya 21, michalelmas papatyalarında ise 55 yaprak bulunur. Bu durum da matematiğin, doğada var olduğunun en güzel kanıtlarından biridir. 

Peki matematik bizim yarattığımız bir eser midir?

Aslında bu sorunun cevabı bir hayli tartışmalıdır. Platon karşıtı olan ve matematiğin icat edildiğine inanan bazı insanlar, bu bilimin keşfedildiği fikrine karşıdır. Bu kişiler matematiği, fiziksel dünyayı tanımlayacak bir şekilde tasarlanmış bir insan icadı olarak görürler.

Farklı bir açıdan bakarsak, ilk etapta etrafımızdaki nesneleri saymak için her birimiz doğal sayıları (1,2,3,4,5…) kullandık. Daha sonra negatif, rasyonel, irrasyonel, karmaşık sayılar ve bunun gibi pek çok kavram icat ettik. Bu anlamda baktığımızda matematiğin, doğada ortaya çıkmasından ziyade amaçlarımıza hizmet etmesi için geliştirildiği de söylenebilir. 

Özet olarak matematiğin, bir icat olduğunu düşünenler ile bir keşif olduğunu ileri sürenler arasındaki tartışmalar yıllarca sürebilir.

Çünkü her iki çerçeveden ayrı ayrı bakıldığında, iki düşünceyi de doğrulayacak olgular vardır. Fakat bu sorunun yaklaşık 2300 yıldır var olduğu göz önüne alındığında, bu gizemin yakın zamanda çözülmesi pek olası gözükmüyor. 

Kaynaklar: Science ABC, TED-Ed, Medium

İlginizi çekebilecek diğer içeriklerimiz:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx